4 Ocak 2010 Pazartesi

2009'UN EN İYİ ALBÜMLERİ

2009 yılı içerisinde dinlediğim albümlerin, kendimce en iyi 30'unu listeledim. 2009'a dair henüz dinlemediğim yüzlerce albüm olduğu gerçeği ise beni her geçen gün daha da rahatsız etmekte. Umarım yeni yılın ilk yarısı bitmeden 2009'a dair eksiklerimi tamamlamış, henüz dinleyemediğim albümleri özümsemiş olabilirim. Çıkan yeni albümlere yetişememe konusunda ilk defa bu kadar isyan ettiğim bir yıl olarak da hatırlayacağım ayrıca 2009'u. Hoş, internet çağında böyle bir serzenişte bulunmak da biraz ilginç aslında... Ama yeni albüm çıkarabilme hızının, eskiye oranla bir hayli artmış olduğu da gün gibi ortada bana kalırsa.

İşte 2009'da dinlediğim albümler arasından, benim için en iyi 30 tanesi...

1. SLAYER - WORLD PAINTED BLOOD
İlgili yazı için tıklayın.


2. THE PRODIGY - INVADERS MUST DIE
BÖYLE OLUR MANYAKLARIN DÖNÜŞÜ!
Son 5 yıldır ortalarda gözükmüyorlardı, muhteşem bir albümle geri döndüler. Breakbeat, electropunk ve hardcore techno’nun ipe sapa gelmez takımı; sahneleri, dans pistlerini, DJ kabinlerini ve kulaklıklarınızı ateşe vermek üzere yeniden görev başında!


3. WOLFMOTHER - COSMIC EGG
2005’te yayınladıkları ve kendi adlarını taşıyan ilk albümleriyle tüm dünya onlardan bahseder olmuştu. ‘70’ler rock’n’roll’unun 2000’lerdeki en iyi temsilcisi oldukları iddia edilmişti, abartmayı seven İngiliz ve Amerikan müzik medyası tarafından. Hatta işi daha ileri boyutlara götürüp “İşte yeni Led Zeppelin!” şeklinde başlık atmalara kadar vardıranlar bile olmuştu. Bu ve bunun gibi sebeplerden dolayı da gruba doğal bir önyargı ve antipati oluştu tabii. Oysa ki onlar; ‘70’lerin sonunda doğmuş olsalar da, ‘70’lerin o eşsiz rock atmosferine tutkuyla bağlı olan birkaç Avustralyalı serseriydi. Black Sabbath / Led Zeppelin / Deep Purple okulundan mezun, parti kafasında tiplerdi işte. Garajlarında, okul partilerinde çaldıkları şarkıları sadece tek albümle tüm dünyanın diline düşmüştü. Ve 2009’un son çeyreğinde nihayet ikinci albümleri çıktı. Katıksız, güçlü, heyecan verici, sürükleyici rock’n’roll gösterisi devam ediyor. Muhteşem bir albüm!


4. 30 SECONDS TO MARS - THIS IS WAR
Los Angeleslı şahane grup 30 Seconds to Mars’ın yeni albümü “This Is War”u dinlemekle geçirdim neredeyse tüm Aralık ayını. Grubun emo rock havalarındaki atmosferi hâlâ yerinde fakat hem bestelerinin daha oturaklı bir temele kavuşmasını hem de genel olarak sound’larının daha görkemli bir hale gelmesini temsil ediyor bu albüm. Yer yer elektronik altyapıların ön plana çıkmasıyla, yer yer klavyenin tüm ilerleyişi üstlenmesiyle, yer yer ise sadece vokal ve nakarat melodileriyle son derece şık bir müzikal kimlik sunuyor albüm bize. Stadyum marşları bile çıkar buradan… Vokalist Jared Leto; hüzün dolu, isyankar vokal numaralarıyla çekiyor bizi albümün en derinlerine kadar. Burada içten ve kendimizi son derece yakın hissedeceğimiz bir kırılganlık, bir ihtişam var! Zaman zaman ortaya çıkan çok sesli koro bölümleri, genel ses örgüsüne öyle ince işlenmiş ki, on iki şarkı boyunca kulaklarınızdan kalbinize uzanan notaların destansı yolculuğu karşısında büyülenmemeniz çok zor.


5. ALICE IN CHAINS - BLACK GIVES WAY TO BLUE
“Umut / Yeni bir başlangıç / Zaman / Zaman yaşamaya başlıyor / Tıpkı biz ölmeden önceki gibi…” Alice in Chains’in on dört yıl aradan sonra gelen yeni albümü bu dizelerle başlıyor. Vokalistleri Layne Staley’in 2002 yılındaki ölümü sonrasında hiçliğe karışan grup, 2005’ten beri yeniden ayakta, yeni vokalist William DuVall ile birlikte. Yaptıkları şeyin bir diğer tanımı, mezardan dirilmek! Grubun beyni Jerry Cantrell, tüm zamanların en iyi rif yazarlarından biridir artık benim gözümde. Albüm boyunca, onun gitarından çıkan riflerle aklımı kaybettim! Acı dolu, isyankar, bıkkın, telaşsız, süründürücü, vurucu ve yaralayıcı… Grunge rock / stoner metal arasında gitse de genel sound, ben her dinleyişte bir doom metal karanlığına giriyorum. Geçen sayıda Çeto’nun kullandığı tabir yerinde; çamur gibi, bataklık gibi bir şey bu! 2009’a dair, en çok dinlediğim albümlerden birisiydi “Black Gives Way to Blue”. Ölü bir gruptan, bu denli görkemli bir karanlık yaratabilmek tek kelimeyle “inanılmaz”!

6. LAMB OF GOD - WRATH
7. PARADISE LOST - FAITH DIVIDES US - DEATH UNITES US
8. BRUCE SPRINGSTEEN - WORKING ON A DREAM
9. MEGADETH - ENDGAME
10. RAMMSTEIN - LIEBE IST FÜR ALLE DA
11. U2 - NO LINE ON THE HORIZON
12. AIR - LOVE 2
13. KILLSWITCH ENGAGE - KILLSWITCH ENGAGE
14. KREATOR - HORDES OF CHAOS
15. DREDG - THE PARIAH, THE PARROT, THE DELUSION
16. LILY ALLEN - IT'S NOT ME, IT'S YOU
17. HATEBREED - FOR THE LIONS
18. PLACEBO - BATTLE FOR THE SUN
19. ARTILLERY - WHEN DEATH COMES
20. MUSE - THE RESISTANCE
21. FLO RIDA - R.O.O.T.S.
22. DEVILDRIVER - PRAY FOR VILLAINS
23. HEAVEN AND HELL - THE DEVIL YOU KNOW
24. PEARL JAM - BACKSPACER
25. BEHEMOTH - EVANGELION
26. GREEN DAY - 21TH CENTURY BREAKDOWN
27. MASTODON - CRACK THE SKYE
28. KATATONIA - NIGHT IS THE NEW DAY
29. MY DYING BRIDE - FOR LIES I SIRE
30. NAPALM DEATH - TIME WAITS FOR NO SLAVE

2 Ocak 2010 Cumartesi

EN BÜYÜK GÜÇ


Yeni yıl, yeni başlangıçlar, yeni sonlar, yeni duygular, yeni umutlar, eski hayat, eskimeyen zaman...

En büyük güç o: Zaman...

13 Aralık 2009 Pazar

ÖLÜM



LINK: http://www.youtube.com/watch?v=hko3_KdS3VA

13 MAYIS 1967 - 13 ARALIK 2001

Huzur içinde uyu...

SİLAHIN OLDUĞU YERDE DEMOKRASİ OLMUYOR!

Olmadı, olmayacak.

Barış kavramı ve ona bağlı olarak kardeşlik, birlik ve uyum içinde “insanca” yaşama ideası, demokrasi kavramından daha hayati, daha önemli ve daha yücedir. Önce barışçıl, insancıl olunmalı, sonra demokratik. Bu üçü, insan hayatının vazgeçilmezleridir. Ama sıralaması da aynen bu şekilde… Demokrasinin tarihi kanla yazılmıştır, doğru. Ama çağdaş dünyada kanın olduğu yerde, terörün olduğu yerde, her şeyi geçelim silahın olduğu yerde demokrasi olmaz, işlemez, yürümez. Bunun örnekleri açısından maalesef zengin bir ülke burası.

Parti kapatılmasına karşıyım. Ama terörü ve terör örgütünü desteklemeye, şiddeti desteklemeye, bölücülüğe, savaş yanlılığına, milliyetçiliğe, militarizme, ırkçılığa, şovenizme, bir arada barışçıl bir hayat düzeni ile yaşamaya olan inançsızlığa ve tüm bunların “demokratik hak” çatısı altında savunulmasına daha da karşıyım. Parti kapatılmasına karşıyım. Fakat bazı istisnai durumlarda bunun kaçınılmaz bir hukuki karar olduğu gerçeğini de yok sayamıyorum. Parti kapatmak kötüdür ama ayrımcılık propagandası yapmak, terörü, şiddeti desteklemek ve dağda “silah” tutanları savunanların mecliste olması felakettir. Kötüyü, felakete tercih ediyorum. Halkın oyunu almalarını önemseyemiyorum. Zira göz göre göre “silahla hak arayanlar”ı savunanlara oy veren halkın, demokrasi kavramı sayesinde meşru görülebileceğini düşünmüyorum. Bu durumda, evet, DTP’nin kapatılması demokrasi adına bir geri adım olarak değerlendirilebilir ama hukuki açıdan yerinde bir adımdır. Demokrasinin gerilemesi de, hukukun doğru kullanılamaması da kötü. Burada seçimim daha az kötü olandan yana. Ayrıca bu karar demokratik ülkelerdeki benzer uygulamalara bakıldığında, hukuki açıdan itiraz edilemeyecek bir karar. Ve bir diğer kritik durum da, kapatılan partinin bazı eylem ve söylemlerinin de bizzat demokrasiye aykırı olduğu gerçeği. Ancak siyasi açıdan baktığımız zaman, bu kararın hem zamanlaması, hem de yaratacağı sonuçlar açısından çok dikkatli yönetilmesi gereken sonuçları olacağını tahmin etmek de zor değil. DTP maalesef, daha önce partileşmiş aynı kafadaki örgütlere benzer şekilde, halkın oyunu alıp demokratik düzene silahla karşı çıkan terörü meşru kılan eylemlerin odağı olmayı sürdürdü. Ülke ve ulus bütünlüğünün; anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen temel hükümlerini tehdit eden eylemlerin odak noktası haline gelen siyasi partilerin kapatılmasını kabul etmesi son derece normal. Kaldı ki; “bölge, ırk ve/veya din esasına dayalı” siyasi parti kurmak veya o kimliğe bürünmek de demokrasiye aykırıdır. Bunlar AİHM tarafından da kabul gören kriterlerdir. Tüm demokratik ülkeler; hukuka aykırı düşmeyecek önlemlerle “korunmak” ihtiyacındadırlar ve bunun bir sonu yok, olmayacak da…

Bir siyasal partinin halkın oyunu alması, o partiye demokrasiye ayıkırı bir şekilde terör yanlısı eylemlerin odağı olabilme hakkı tanıyamaz. Üzgünüm ki bugünkü DTP kadrosu da, daha öncekilerden ders almamış olmanın bedelini ödemek durumunda kaldı.

Yani durum şu; demokrasiye aykırı davranan parti ve onu kapatırken demokrasiyi geriye alan hukuk.Yineliyorum birisi kötü, diğeri felaket….

Kapanan partide doğal olarak oluşacak olan “mazlumluk duygusu”nun ise dağa çıkarak değil; ısrarla ve yılmadan hakların parlamentoda aranması yoluyla, yani yine ve yeniden siyasetle aşılması gerektiğini, bundan sonra atılacak her adımın “silahsız çözümler” üzerinden yürütülmesi gerektiğini düşünüyorum. Çözüm her iki taraf için de aynı; silahı bırakmak, insan öldürmemek.

Alınan kararın ardından ayrıntılarda; siyasi yasak getirilenlerin, yasak getirilmeyen bazılarından daha ılımlı siyasi portre çizdikleri gerçeği canımı sıkıyor. Fakat kapatılan partinin genel düzeydeki söylemleri daha çok canımı sıkıyor. Keşke Kürtler tarafından kurulan partiler, sadece Kürtçülük şovenizmi, milliyetçiliği ya da ırkçılığı yapmak yerine; “Biz tüm Türkiye’nin partisiyiz. Biz barıştan yanayız. Biz silahsız çözümler istiyoruz. Biz silaha karşıyız. Biz insan öldürmeye karşıyız. Biz terör örgütünü desteklemiyoruz. Biz silah tutan kimseyi desteklemiyoruz! Biz tüm Türkiye’nin oylarına talibiz!” diyebilse!... Kürt değilim ve öyle bir parti kurulursa, beni samimiyetlerine inandırabilirlerse; açıkça, içtenlikle kendi kendime söz verdiğim bir şey var: O partiye oy vereceğim!

Peki ama ayrı bir ülke, ayrı bir toprak parçası, ayrı bir özgürlük mü istiyorlar? Cevap evetse; yine bunun da silah yoluyla olamayacağını, olursa da ortaya çıkan yapının sağlıksız ve tarihi açıdan son derece vahim sonuçlar doğuracağını düşünüyorum. Ve tabii ki bu soruların yanıtı evet ise, konunun çok daha derin, kapsamlı ve geniş bir düşünce sistematiği içerisinde; birlik, beraberlik, bölücülük, bütünlük, azınlık / çoğunluk, temel hak ve özgürlükler gibi son derece hayati ve son derece önemli kavramların tüm anlamları dahilinde, “adil ve barışçıl” bir ışık altında yürütülmesi gerektiğini savunuyorum.

Kimse silah tutan Kürtlerin, ne istediğine dair kesin ve net bir ifade kullanmıyor. Bunun en açık şekilde ortaya çıkarılması ve ardından bu istemin haklılığına ya da haksızlığına dair yine demokratik, silahsız, adil, hukuki ve barışçıl bir çaba içerisinde kararlar alınması gerekiyor.

Ben tüm Kürtlerin terörü, terör örgütünü desteklediğine inanmıyorum. İçlerinde silahsız bir hayat isteyenlerin de olduğunu düşünüyorum. Etnik farklılık gözetmeksizin, birlik ve beraberlik içinde, barışçıl ve adil bir hayat düzeni içinde yaşamak isteyen Kürtlerin de olduğuna inanmak istiyorum.
Bundan sonra kurulacak partinin; şiddeti kesin olarak reddederek, ortak sorunumuzu çözmek için çok daha net ve kesin çizgilerle belirlenmiş barış ve silahsızlık çerçevesi içerisindeki zeminleri kullanmasını diliyorum.

Ve tabii ki “her iki kesimin de” her şeyden önce, acil ve geri dönüşü olmaz şekilde “silahı bırakması” yönündeki temennimi vurguluyorum.

Son olarak; parti kapatılması kararı sonrasında, maalesef sıkça rasgeldiğim sevinç çığlıklarına yönelik olarak ifade etek istediğim durumlar var.
Bu tarz tepkiler “şovenizm” atmosferine sokuyor ortamı. Kararın ardından özellikle internet üzerinde yayılanlar gibi; basit ve düzeysiz zafer çığlıkları atmak, dağdakilerin “öldürmeye” karşı olan inancını körüklemekten, kuvvetlendirmekten ve barışa karşı atılabilecek adımları silmekten başka “hiçbir şeye” yaramayacak gibi geliyor bana.

Şovenizm (Kendi ulusunu öne çıkararak değişik ırk ve uluslar arasında düşmanlık yaratmayı amaçlayan ve bu yolda kışkırtmada bulunan aşırı akım.) kötüdür. Milliyetçilik de sağlıklı ve çağdaş bir düşünce yapısı değildir. Çünkü sözlük anlamıyla; maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışıdır. Ben millet ve ülkemin değil; barışın, evrensel adaletin, insanca ve birlik içinde yaşamanın her şeyin üstünde tutulmasını savunuyorum. “Vatanı sevmek” basitleştirmesine karşıyım. Kimse üzerinde yaşadığı ülkeyi sevmek, sevmiyorsa da terk etmek zorunda değil. Bir arada uyum içinde yaşamaya “karşı” bir eylemde bulunmamaktır asıl mesele. Ben kimseye Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap, Müslüman, Yahudi, Hıristiyan, dinsiz şeklinde bakmıyorum. Benim için önemli olan etnik kökeni, doğduğu ülke, benimsediği dini inanç ya da inançsızlık değil.

Bugüne kadar bu mevzu yüzünden ölen ve öldürülenlerin arasındaki “masumların” anısına ve acısına saygı için lütfen kimliğinizde yazanları bir kenara bırakın ve barışçıl yaklaşımın, empati kurabilme çabasının hayati önemini yok saymayın. Yılan size dokunsa da, ateş düştüğü yeri yaksa da... Kimse doğduğu yer yüzünden iyi ya da kötü değil.

Emre Kongar’ın “Demokrasi Ne Değildir?” başlıklı yazısından, üzerine ekleyecek bir şeyimin olmadığı bazı cümleleriyle noktalıyorum. Hem bugünkü duruma, hem de genel olarak ülkenin yıllardan beri içinde bulunduğu duruma ışık tutabilmesi umuduyla…

“Demokrasi, emperyalizmin kuklalarının 'halktan yetki aldık' görüntüsü altında ülkeyi yönetmesi değildir.
Demokrasi, terör eylemlerinin yeşereceği ve egemen olacağı bir ortam değildir.
Demokrasi; sayısal azınlıkların ya da sayısal çoğunluğun, milli ya da dini duyguları kötüye kullanarak, ülkeyi faşizme ya da şeriatçılığa sürüklemesi değildir.
Demokrasi, etnik bölücülük değildir.
Demokrasi, çoğunluk diktatörlüğü değildir.
Demokrasi; ülkeyi yönetenlerin demokrasinin ön koşulları olan laikliği, temel hak ve özgürlükleri, yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak eylemleri, 'sandıktan çıktık' gerekçesine sığınarak yapması değildir.
Demokrasi, tarikatların ve cemaatlerin egemenliği değildir.
Demokrasi; feodal düzen ya da toprak ağalığı değildir.”


Silahsız, barışçıl, adil bir dünya özlemiyle…

8 Aralık 2009 Salı

EN İYİ 20 PANTERA ŞARKISI

Dimebag'e içiyorum bu gece... Aklıma esti... En sevdiğim 20 Pantera şarkısını sıralamak istedim. Sıralamışken buraya koymamak da olmazdı.

1. Fucking Hostile
2. This Love
3. Cowboys from Hell
4. Walk
5. 5 Minutes Alone
6. I’m Broken
7. Domination
8. Underground in America
9. Yesterday Don’t Mean Shit
10. Revolution Is My Name
11. Mouth for War
12. A New Level
13. Psycho Holiday
14. Heresy
15. Cemetery Gates
16. Clash with Reality
17. By Demons Be Driven
18. The Great Southern Trendkill
19. Suicide Note Part 1 & 2
20. Becoming

Yarattığı müziğin bende oluşturduğu ve kelimelerle tarifinin zor olduğu hissiyata; kendi kişisel tarihim adına naçizane bir karşılık verebilmek için, kapağında benim de fotoğrafımın yer aldığı, hayatım boyunca saklayacağım bir dergi kapağıyla bitiyorum...

Huzur içinde uyu Dimebag...

CEHENNEMDEN CENNETE...

5 yıl oldu… Heavy metal tarihinin en özgün ve en deli dolu gitaristlerinden biri, sahnede ölümün soğuk nefesini hissedeli… O gün bu gündür, özlemimiz hiç bitmedi.

CEHENNEMDEN GELEN KOVBOY
Dimebag -gerçek adıyla Darrell Lance Abbott- hiç şüphesiz ki heavy metal'in bu dünyaya sunduğu en “kaçık” canlılardan biriydi. Henüz 13 yaşındayken, bir Kiss albümüyle bulaşmıştı rock’n’roll’a. Abisi Vince ile birlikte Teksas’ın en sıkı Kiss hayranları oldukları dönemler ise 16 yaşına denk geliyor. Babaları Jerry Darrell’ın sahibi olduğu kayıt stüdyosunda dönemin önemli country ve blues sanatçılarıyla büyüyen bu ikili; başta Kiss olmak üzere Judas Priest ve Motörhead gibi “kıç tekmeleyici”lerden öğrendikleri şeylerle müzik hayatlarına 1980’de başladılar. Yanlarına Rex Brown (basgitarist) ve Terry Glaze’i (vokalist) de katarak, 3 yıl sonra çıkardıkları “Metal Magic” adlı albümle, ilerleyen yıllarda çığır açacak olan bir ismi de müzik tarihine kazandırdılar: Pantera!...
“GÜCÜN KABA GÖSTERİSİ”
Glam rock etkileşimiyle; üç yıl içinde üç albüm yapan Pantera, ‘87 yılında Terry’nin ayrılıp yerine Philip Anselmo’nun vokale geçmesiyle bir kimlik değişimi sürecine girdi. ‘88’deki “Power Metal”in ardından ise ‘90’ların tümüne damgasını vuracak bir heavy metal devi için evrimin son aşaması tamamlanmıştı. “Cowboys from Hell” (1990) albümüyle; Pantera yeniden doğdu. Bu albümle birlikte grup elemanları, isimlerinden imajlarına kadar birçok değişikliğe gittiler. Sonra da peşi sıra gelen dört muhteşem albümle, Pantera ‘90’lı yılların en büyük heavy metal gruplarından biri olarak akıllara kazındı. 2003’teki ayrılıklarına kadar, heavy metal tarihinin en iyi konser gruplarından biri oldular. Ardından Rex ve Phil müziğe ara verdiler, sonra da yollarına Down ile devam ettiler. Abbott kardeşler ise Damageplan’ı kurdular ve 2004’te “New Found Power” adlı sıkı bir albüm yayınladılar. 8 Aralık 2004 tarihinde ise Columbus, Ohio’da, Alrosa Villa adlı gece kulübünde bir Damageplan konseri başlarında sahneye atlayan gencin önce Dime’a bir şeyler söyleyerek etrafa kurşun yağdırması ve sonrasında gelen katliam...
KISACA DD
Dimebag, heavy metalin kimlik değiştirme sürecinde ortaya çıkmış ve kendi “trademark”ı haline getirdiği “kesik” rifleriyle tüm geleneksel thrash kalıbının adeta DNA’sıyla oynamıştı. “Rust in Peace” sonrasında Dave Mustaine’in Megadeth’e katmak için girişimlerde bulunduğu fakat bu teklifi “Pantera benim ailem ve ben ailemi bırakamam.” diyerek geri çeviren Darrell; kırmızı keçi sakalıyla, kabarık, uzun ve kıvırcık saçlarıyla, sevgi ve neşe dolu gözleri, salaş şortları, kovboy şapkası, Converse ayakkabıları, jilet kolyesi, kendisiyle özdeşleşen Dean ve Washburn gitarları, elinden düşürmediği yarılanmış şişeleri, yarattığı o mükemmel şarkıları, melodileri, muhteşem groovy rifleri ve sololarıyla heavy metal tarihinin eşsiz gitaristlerindendi. Seni hala çok seviyoruz kovboy…
HUZUR İÇİNDE UYU…
Tıpkı John Lennon’ı (The Beatles) 8 Aralık 1980 tarihinde bir hayranının öldürmesi gibi, Dimebag’i de aynı tarihten 24 yıl sonra, 8 Aralık 2004’te bir Pantera hayranı Nathan Gale öldürdü. Dime, öldüğünde 38 yaşındaydı. Aynı saldırıda 3 kişi daha hayatını kaybetti: Seyircilerden Nathan Bray (23), kulüp görevlisi Erin Halk (29) ve Damageplan’ın güvenlik görevlilerinden Jeff Thompson (40). Saldırgan ise olay yerine gelen ilk polis tarafından tüfekle vurularak öldürüldü. Nathan’ın, koyu bir Anselmo hayranı olduğu ve Anselmo’nun, Pantera dağıldıktan sonra Dimebag hakkındaki olumsuz açıklamalarından etkilenip bu işe kalkıştığı söylenir durur o gün bugündür…

Son olarak, Ross Halfin'in arşivinden; eskilerden, hafızalarımızda hep o şekilde kalmasını istediğimiz günlerden bir kare ile bitirelim... Ne demişler...
...eskiden ne güzeldi...

14 Kasım 2009 Cumartesi

OLUMSUZUN ZEVKİ…

Slayer en başından beri bunu yapıyor ve en başından beri bu yüzden “en uç noktanın grubu” gibi sıfatlar onlara yakıştırılıyor. Açalım bunu; olumsuz anlamlar taşıyan, hatta uzatmayalım, direkt “kötü” olan şeyden besleniyorlar. Vahşet, kin, nefret, intikam, ölüm, yıkım, savaş, işkence, kan, gözyaşı, liste uzar… Peki “kötü olan”dan beslenmek, insanın nefes alıp verdiği günlük hayatı içerisinde “kötü” bir şey midir? Kesin bir cevabı yok. Beslenme şeklinize ve amacınıza bağlı… Sanatsal açıdan “kötü” kavramının, ortaya görkemli bir yaratıcılık çıkardığını yadsıyacak olan yoktur herhalde? Adına hayat dediğimiz zamansal işleyişin sadece pozitif kavramlardan ibaret olmadığı ortada. En azından, yaratılışta var olan her şeyin bir karşıtının da bulunduğu inancı hakim bu gezegene. CERN’deki deneylerde bulunmaya çalışılan anti-madde tarzı bir zıtlığın değil de, işin daha soyut kısmını ele alma yanlısıyım burada. Duygusal ivmeyi, aşk ve şefkat gibi mutluluk eksenindeki hisler durgunlaştırıyorsa; nefret, acımasızlık, merhametsizlik ve öfke gibi hisler de dalgalandırıyor. İnsan ruhunda titreşen frekansların bu tarz zıtlıkları barındırabildiği de karşı konamaz bir gerçekse eğer, sanatçı bakış açısı da tek taraflı olmamalıdır. Buradaki en önemli unsur niyet. Kötülük başlığı altında işlenen her türlü ifade; yeni bir kötülük ortaya çıkarmasından ziyade, gerçeklerle yüzleşilmesi anlamında işleniyorsa değer kazanıyor benim gözümde.
Slayer’ın farkı şu; dünya çapında bu kadar albüm satıp, bu kadar “popüler” olup, bu kadar göz önünde olup, bu kadar çok konuşulup, bu kadar çok insana ulaşıp da bunu hiçbir grubun kendine yakıştıramadığı kadar cool bir şekilde ve zevk alarak, hem de müzik dışı söylemlerinde abartmadan, yer yer kaale bile almadan, yer yer dalga geçerek yapabilen başka bir grup yok. Thrash metal ve punk'ın özünde zaten olan birtakım müzikal niteliklerden bahsetmiyorum. Slayer size iyi şeylerden bahsetmez, hiçbir zaman bahsetmedi, bahsetmeyecek. Bunu anlatmaya çalışıyorum. Hala buna alışamayanların gruba bazı yüzeysel yakıştırmaları yapması, haliyle komik duruyor. Headbang’in aralık sayısında Tom Araya ile yaptığım bir röportaj olacak, orada Tom’un söylediği gibi; Slayer bir korku filmi, bir korku romanı… Karanlığa dair bir kavram… Ürpertici… Durdukları noktayı asla bilemezsiniz, zaten bence gerek de yoktur.
Gösterdikleri şeylerden ise ne kadar rahatsız olursanız olun, umurlarında değildir. Hatta, tam da siz bunlardan rahatsız olasınız diye yapıyor olmasınlar sakın? Bazen değişmemek, bazı noktalarda size tarifsiz bir değer katar. 1981’den beri ne yapıyorlarsa, ona devam ediyorlar. Kariyerlerinin on birinci albümleri “World Painted Blood”da durum değişmiyor. Kimse bana, yaş ortalaması kırk beş olan bir grubun tıpkı “World Painted Blood”daki gibi şarkı sözleri yazmasının “normal” bir şey olduğunu falan söylemesin. Burada çok, çok acayip bir şey var! Sözleri okuyunca ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ama dedim ya, Slayer en başından beri bunu yapıyor zaten. İlginç olan, her seferinde de “Yok artık!” dedirtebilmeleri…
Gelelim işin notalarla, sound'la, besteyle ilgili müzikal kısmına… Sanırım “Seasons in the Abyss”ten beri, ‘80’lerdeki Slayer atmosferine en yakın duran albüm bu. Ve hala punk vurguları yapmaları dikkat çekici. ‘Unit 731’den bahsediyorum evet. Sonra mesela bir ‘Hate Worldwide’ var ki, son yıllarda dinlediğim en iyi metal şarkılarından biri. Hatta bence, Slayer tarihinin en iyi şarkıları arasına rahatlıkla girer. Dinlerken bana kendimi bu denli güçlü ve dünyayı alt edebilecek şekilde hissettiren çok şarkı yok. Kerry King ve Jeff Hanneman’ın gitarları, bu hissin kaynakları… Tom Araya’nın “holigan” sesinin sınırlarını ‘Psychopathy Red’de duymak, en hafif tabiriyle tüyler ürpertici! Greg Fidelman hüneri “canlı sound” etkisinin tüm albüme sinmiş olması harikulade. Slayer alameti farikası rifler, albümün en dikkat çekici özelliği tabii ki. Hızlı, tekinsiz, amansız, acımasız, saldırgan ve daha birçok şey… Albüm tek kelimeyle ancak “güçlü!” şeklinde özetlenebilir.

Sonuç olarak, olumsuzun zevki devam ediyor…

13 Kasım 2009 Cuma

BAŞKA BOYUTLARIN MÜZİĞİ...

God Is an Astronaut ile ilişkim çok eskilere dayanmaz. Geçtiğimiz yıl Mogwai’yi keşfettikten sonra sardım bu akıma. Explosions in the Sky ve GIAA ardından geldi… Ama daha önce, 2007 yılında sırf onları izlemek için Barışarock’a da gitmişliğim vardır. Şişede durduğu gibi durmayan yüzünden pek net kareler hatırlamıyorum olsam da, o gece de boyutlar arası yolculuk için kapı açıyorlardı. Dün de aynısını yaptılar. Bu üçlünün yaptığı şeye sadece “müzik” demek yetersiz olur diye düşünüyorum. Bunun içinde başka kavramlar da var. Direkt hayatla, duygularla, düşünmekle, hissetmekle, inanmakla ve hatta var olmakla ilgili… Tıpkı Mogwai dinlerken yaşadığım şeyler geliyor aklıma bu grup için düşünürken. God Is an Astronaut dün Jolly Joker Balans’ın o küçük sahnesindeyken, enstrümanlarından “o sesleri” çıkarmaya başladıklarında, kafamın içinde yine sayısız kapı açıldığını gördüm. Yine o kapılardan sırayla geçtim, her seferinde farklı bir yerde buldum kendimi, her seferinde yeni sorular çıktı karşıma, her seferinde yeni cevaplar peşinden gittim, başka kapılardan geçmeye devam ederken... Melodilerin arasında kayboldum, yolumu bulmamanın hiç bu kadar güzel olduğu başka bir an hatırlamıyorken…

29 Ekim 2009 Perşembe

BU MUDUR?

Budur! Eğer onun hakkında hissettiklerimi, onun benim için neyi ifade ettiğini -hele ki ölümünden sonra- kelimeleri yan yana getirerek anlatmaya çalışsam -ki en iyi yaptığım şeyin bu olduğunu düşünürüm çoğu zaman- ne tam olarak başarabileceğim bunu ne de layıkıyla yapabilmem için yeterli zamana sahibim ama burada başka bir şeyden bahsedeceğim. Kral’ın ölümünden önce, son sürat hazırlandığı veda konserlerini biliyorsunuzdur. Hani şu biletlerinin sadece talihli kişiler tarafından alınabildiği ve tüm dünyanın merakla beklediği… İşte o konserler için gerçekleştirilen provalar sırasında özel bir ekip tarafından, hem Michael’ın kişisel arşivi hem de gösterilerde kullanılabilmesi açısından “perde arkası” olsun diye çekilen görüntülerden oluşturulan belgesel gibi değil gibi “This Is It”in Türkiye galasından geliyorum. Yani müzik tarihinin nasıl eşsiz ve muhteşem bir prodüksiyondan mahrum kaldığını net bir şekilde görmemin üzerinden henüz birkaç saat geçti sadece. Hislerim hala aynı yoğunlukta bu satırları oluştururken…
Michael Jackson’ın neden “pop'un kralı” olduğunu bir kez daha gözler önüne seren bir çalışma “This Is It”. Ve pop müziğin ta kendisi olduğunu da iyi bir şekilde özetlemiş bana kalırsa. “Görkemli sahne şovu” derken neyin kast edildiğinin müzikteki karşılığı Michael Jackson. Diğerleri asla ve hiçbir zaman bu işi (Onun için iş değil, bir tutku tabii ki.) onun kadar “hissederek”, kendini adayarak ve sahip oldukları tüm enerjiyi vererek yapmıyorlar bana kalırsa. Michael Jackson’ı diğerlerinden ayıran ve onu pop'un ta kendisi yapan şey de bu özelliklerinde gizli biraz da…
Başından sonuna kadar; provalarda çekilen görüntülerden oluşan, bu çerçeveden çıkıp bir duygu sömürüsüne asla girmeyen, çok da iyi yapan ve bu bakımdan aslında bir Michael Jackson biyografisi tadından uzaklaşan “This Is It”te şunlar dikkatimi çekti:
• Londra O2 Arena’da gerçekleşmesi planlanan bu konserlerin, tüm zamanların en görkemli pop müzik gösterileri olarak tasarlanmış olması.
• Michael Jackson’ın son derece (Evet, son derece!) sağlıklı, dinamik, enerjik, tabiri caizse “zıpkın gibi” olması.
• Başından sonuna kadar sizi “bu adam nasıl ölür?” düşüncesine zorlayan inanılmaz bir sahne hakimiyeti.
• Kendisiyle birlikte, bu muazzam gösterinin bir parçası olacak dansçıları seçerken sarf edilen “Sahnedeki dansçılar, Michael’ın uzantılarıdırlar.” lafı ve tüm dansçıların bunu kanıtlarcasına ortaya koydukları muhteşem performanslar.
• MJ’nin yanında o sahnede var olma şansına erişebilmiş enstrüman grubundan, gitarist Orianthi Panagaris!
• Aslında Michael’ın peşinde olduğu şeyin saf bir pop müzik gösterisi olmaması. (Sahnenin her iki yanındaki enstrüman gruplarının canlı performansları -mesela ‘Beat It’te- ortamı alev alev yanan bir rock’n’roll gösterisine çevirebiliyor, ki neredeyse her sahnede görünen sanat yönetmeninin “This is the church! The church of rock’n’roll!” demesi biraz da bu yüzden.)
• Michael’ın; müzikal anlamda en ufak ayrıntılara kadar tartan, düşünen, inceleyen, deneyen ve en önemlisi, filmde keskin vurgularla altı çizildiği üzere “hisseden” bir deha olduğunu çok net bir şekilde idrak etmem.

Sonuç olarak; sadece pop, rap, hiphop, r&b, jazz ya da rock ile alakalı değil, müziği seviyorsanız, bu son gösteriyi izleyin. Artık müziğin neden eskisi gibi olmayacağına dair ipuçları yakalayacaksınız…

“Aşk her zaman yaşar…”

27 Ekim 2009 Salı

"BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ?" SERİSİ #03



LINK: http://www.youtube.com/watch?v=4o2BavxXYJ4

"BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ?" SERİSİ #02



LINK: http://www.youtube.com/watch?v=GDLVZFOf7BA

19 Ekim 2009 Pazartesi

"BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ?" SERİSİ #01



LINK: http://www.youtube.com/watch?v=Pc2OQ58T5Sc

18 Ekim 2009 Pazar

BARIŞ VE MÜZİĞİN 3 GÜNÜ...

İlk Woodstock Festivali’nin, müzik ve aslında tüm insanlık tarihinin en önemli ve en “anlatılmaz yaşanır” olaylarından biri olduğu konusunda kimsenin şüphesi olan yoktur sanırım. 15-16-17 ve 18 Ağustos 1969’da, White Lake’te (New York), Max Yasgur adlı çiftçinin sahibi olduğu alanda “Barış ve Müziğin 3 Günü” sloganıyla gerçekleşen ve 500 bin civarındaki katılımcısıyla tarihe geçen o efsanevi organizasyon hakkında bugüne kadar çok şey yazıldı, çizildi, anlatıldı, söylendi. Ama sanırım hiçbiri Elliot Tiber ve Tom Monte tarafından yazılmış olan kitaptan beyaz perdeye uyarlanan “Taking Woodstock” kadar etkileyici olmamıştır.
İçinde bulunduğumuz yılın; ilk Woodstock’ın 40’ıncı yılı olması sebebiyle, sene başında birçok dedikodu yapıldı. 40’ıncı yıl anısına, uluslararası çapta büyük organizasyonların düzenleneceği yazıldı, söylendi. Pek ses getirmeyen birkaç etkinliğin dışında bu söylentilerin hiçbiri gerçekleşmedi. Festivalin yaratıcılarından Michael Lang’in yazdığı “The Road to Woodstock” kitabı müthiş bir haberdi ama asıl bomba yılın son çeyreğinde patladı! “Taking Woodstock”; içeriği, üslubu ve Woodstock ruhunu sinemaya kusursuz bir şekilde aktarabilmesi ile tüm potansiyel anma etkinliklerinden daha farklı ve özel bir etkileyiciliğe sahip oldu.
Her şeyden önce film, o ilk Woodstock’ın tüm gizemini gözler önüne seriyor. Michael Lang, John Roberts, Joel Rosenman ve Artie Kornfeld dörtlüsü bu işe nasıl kalkışıyorlar, festivale az bir süre kala mekanı neden ve nasıl değiştiriyorlar, festivalin gerçekleştiği bölgedeki yerel halkın olaya bakış açısı ne, yeni mekanda tüm o organizasyon nasıl sağlanıyor? Kısacası “Woodstock’ın perde arkası” bu filmde; o zamanın, o günlerin ve o dönemki kültürel atmosferin ruhuna son derece sadık bir şekilde işlenmiş durumda.
3 + 1 gün boyunca (3’üncü günün ortasında başlayan yağmur nedeniyle Hendrix, pazartesi sabahı sahne alıyor ve etkinlik 4 güne uzamış oluyor). festivalin sahnesine odaklanan ve “Woodstock” adını taşıyan bir film / belgesel olduğu için ve kitaba sadık kalabilme kaygısı sebebiyle yönetmen Ang Lee, olayın sahne dışında yaşanan ayrıntıları üzerinde durmayı tercih ediyor. Ki bu da filmi belgesel kalıbından uzaklaştırıyor. İyi de oluyor zira Woodstock bugüne kadar hiçbir zaman; bu filmde yer verilen şekliyle, bu kadar ayrıntılı ve geniş kapsamlı şekilde ele alınmamıştı. Filmde hem festival ile ilgili hem '60'lı yılların Amerika’sıyla ilgili ve ayrıca o dönemki aile, toplum, devlet yapıları ile ilgili birçok çıkarım yapabileceğiniz sahneler mevcut. Bu da yönetmenin geniş açılı üslubundan kaynaklanıyor.
Başroldeki isim, aynı zamanda kitabın yazarını oynayan Demetri Martin (Elliot Tiber) Amerikalı bir komedyen aslında. Ama filmde Ang Lee, onu bir komedyen olarak kullanmıyor. Martin; gençliğinin baharındaki bir karakter kodlaması ile ailesine hem bağlı hem de özgürlüğünün peşine düşmek isteyen, biraz içe kapanık ama onu tanıyanlar tarafından sevilen birini canlandırıyor.
Filmle ilgili en vurucu özelliklerden bazıları ise şunlar: İnanılmaz sayıdaki figüran kullanımı, sahnenin resmen aynısının kurulmuş olması, Eugene Levy’nin canlandırdığı karakter Max Yasgur’a olan şaşırtıcı benzerliği ve tabii ki Demetri Martin’in asit tribi sahnesindeki gerçeküstü üslubun başarısı.
Orijinal afişin Türkçesinde yazdığı gibi “çılgın bir komedi” falan değil bu film. Komik sahneler mevcut ama o sahneler filmi komedi boyutuna taşımaya yeterli değil. Zira Woodstock’a ışık tutan bir yapımın “çılgın bir komedi” olmasına da gerek yok.
Sonuç itibariyle… Müziğe ve onun dokunduğu her kavrama tutkuyla bağlıysanız, “Taking Woodstock”ı ölmeden önce izlemeniz gereken filmler listenize rahatlıkla ekleyebilirsiniz.

16 Ekim 2009 Cuma

AŞKA DAİR...


(Aşağıdaki şiiri okurken dinlenmesi uygundur... Ya da değildir...)


AŞIK OLMADAN ÖNCE BİR DÜŞÜN…
Evinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin...
Sokağa fırlayacaksın...
Sokaklar da dar gelecek...
Tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi...
Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü...
Kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar küçüleceksin...
Birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan...
“Yaşamak güzel.” “Boş ver, her şey unutulur.”
Sen hiçbirini duymayacaksın...
Gözyaşlarından etrafı göremez hale geleceksin...
Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksin...
Hep ondan bahsetmek isteyeceksin...
“Ölüme çare bulundu” ya da “Yarın kıyamet kopacakmış” deseler, başını kaldırıp “Ne dedin?” diye sormayacaksın...
Yalnız kalmak isteyeceksin... Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak...
İkisi de yetmeyecek...
Geçmişi düşüneceksin...
Neredeyse dakika dakika...
Ama kötüleri atlayarak...
Onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin...
Gittiğin yerlere gitmek...
Bu sana hiç iyi gelmeyecek...
Ama bile bile yapacaksın...
Biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın...
Aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yasamak için direneceksin...
Hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin.
Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin...
Herkesi ona benzetip...
Kimseyi onun yerine koyamayacaksın...
Hiçbir şey oyalamayacak seni...
İlaçlara sığınacaksın...
Birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan.
Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren...
Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek...
Boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin...
Uyumak zor, uyanmak kolay olacak...
Sabahı iple çekeceksin...
Bazen de “Hiç güneş doğmasa” diyeceksin...
Ne geceler rahatlatacak seni, ne gündüzler...
Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak isteyeceksin…
Nafile...
Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek...
Rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin...
Her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin...
Telefonun çalmasını bekleyeceksin...
Aramayacağını bile bile...
Her çaldığında yüreğin ağzına gelecek...
Ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla...
Yüreğin burkulacak...
Canın yanacak...
Bir daha sevmemeye yemin edeceksin...
Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden...
Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın...
Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için nefret edeceksin...
Yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin...
Onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek...
Ama bir umut...
Onunla bir gün, bir yerde karsılaşmak umudu...
Bu umut seni gitmekten alıkoyacak...
Gel gitler içinde yaşayacaksın...
Buna yaşamak denirse...
Razı mısın bütün bunlara?
Hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye?

CAN DÜNDAR

10 Ekim 2009 Cumartesi

NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ

Barack Obama'nın oldu bu yıl. Evet; henüz çok yeni, bu ödülü hak etmiş olabilmek için. En azından henüz "barış" adına dünya çapında etki uyandıracak bir hareketi yok. Bu minvaldeki yorumlarn hepsini anlayabiliyorum. Erdil Yaşaroğlu'nun "Dinamiti bulan adamın ödülü, Ay'ı bile bombalayan ülkenin başkanına gitti..." yorumu da dikkat çekici. Ben ise olayı "Amerika Birleşik Devletleri'ne, Bush'tan kurtulabildikleri için verilmiş bir ödül, bir teşekkür" olarak değerlendirme yanlısıyım. Ayrıca bu ödülü "umuda verilen bir ödül" olarak nitelendiriyorum. Sahi, GW Bush ne düşünüyordur acaba?

7 Ekim 2009 Çarşamba

180

3 Ekim’de İstanbul Maçka Küçükçiftlik Park’ta gerçekleşen Uni-Rock Extreme Festival hakkında tüm detayları, Headbang’in kasım sayısında bulabilirsiniz. Ben burada başka bir şeyden bahsedeceğim. Legion of the Damned’den mesela… Hollandalı ekibin 3 günlük İstanbul maceraları boyunca hemen hemen her an yanlarındaydım, rehberleri olarak. Oldukça kafa tiplerden oluşmaları, aramızdaki diyalogun seyrine direkt etki etti tabii. Konserin ertesi günü, 4 Ekim Pazar, gün boyunca takıldık. Bir ara FB-GB maçını izlemek için yanlarından ayıldım o kadar. Aslında niyetim, hepsini alıp stada götürmekti ama davulcuları Erik dışında futbol ile pek ilgilenmiyorlar. Gelecek sene başlarında yayınlamayı planladıkları DVD’leri için bolca çekim yaptılar. Galata Kulesi’nde ve Galata Köprüsü altındaki Galata Cafe’de geçirdiğimiz anlar boyunca; İstanbul, Türkiye ve İslam üçgeni hakkındaydı sohbetlerimiz genelde. Evet, Türkiye’ye yaptıkları bu ilk seyahat öncesinde belki “çöller ve develer” beklemiyorlardı, tıpkı söyledikleri gibi, fakat yine de daha öne hiç Müslümanların çoğunlukta olduğu bir ülkede bulunmadıkları için ön yargı içindeydiler. Hollanda’da gördükleri Türklerin hayat standartlarını ve davranış biçimlerini anlattıklarında ne demek istediklerini anladım. Türkiye’nin imajını en çok zedeleyen de o bahsettikleri tipteki insanlar ne yazık ki… Türkiye’nin muazzam bir ülke olmadığını biliyorum, yer yer nefret ettiğim milyonlarca özelliğe de sahip her bakımdan ama elimden geldiğince de yurt dışından gelenlerin görüşlerindeki “zedelenmiş” imajı düzeltmeye çalışıyorum nedense. Sanırım, yalnız olmadığımı, benim gibi düşünen ve din kavramına, hayata benim baktığım yerden bakan insanların olduğundan emin olduğum için… Hollandalıların 3. günün sonunda, Türkiye’ye gelmeden önce sahip oldukları düşüncelerindeki değişim açısı, başlıkta yazıyor…

26 Eylül 2009 Cumartesi

SANSÜR...

Sansür, insan ifadesinin çeşitli yollarla kontrol altına alınmasıdır. Pek çok durumda hükümet tarafından uygulanır. En somut amacı toplumu korumak ve devletin üzerinde kontrol sağlayacağı şekilde geliştirmektir. Genellikle toplumu etkileyen durumlarda/eylemlerde uygulanır ve ifade özgürlüğünü suistimal eden düşünceleri bastırma amacı güder. Ayrıca, sansür, toplu iletişimden kimi düşünceleri ve konseptleri çıkarma yoluyla algıyı kontrol etme eylemi olarak da nitelendirilebilir. Sansüre uğrayan şeyler tek bir kelimeden başlı başına bir kavrama kadar değişebilir ve değer sisteminden, ahlâkî yargılardan etkilenebilir.
(Wikipedia’dan alıntıdır.)

Bir ülke düşünün ki; içinde yaşanmaması, yaşanabiliyorsa da bu yaşamın ayaklar altına alınması için gerekli olan ne varsa hızla, akıl almaz bir hızla ve inanılmaz bir yüzsüzlükle, akıl ve mantık dışı tüm kavramlara sarılarak yapıyor.

Zorlaştırıyor, unutturuyor, kapatıyor, yasaklıyor, engelliyor, körleştiriyor, sağırlaştırıyor, susturuyor, mahvediyor, öldürüyor, yok ediyor, yok ediyor, yok ediyor, yok ediyor…

Elinden geleni ardına koymuyor…

Kaçacak yerimiz kalmıyor, sesimiz çıkmıyor, duyan umursamıyor, çember daralıyor, nefesimiz tüketiliyor ve en kötüsü de tünelin ucundaki ışık sanki giderek küçülüyor…

Değişen bir şey yok değil mi hala?


Yine de…

“Hayat varsa, umut vardır!”

25 Eylül 2009 Cuma

ZAMANDA YOLCULUK...

Afişteki tanıma katılmıyorum. Efsanevi thrash metal grupları bellidir; Metallica (ilk dönem), Slayer, Megadeth, Anthrax, Exodus, Pantera ('90'lardan sonrası), Sepultura (Max Cavalera ayrılana kadar), Testament ve Overkill. Bunların dışındaki tüm thrash metal grupları en fazla “kült grup” olabilir. Artillery de öyle… Muhteşem gitar rifleri yazan bir gitaristleri olduğu (Michael Stützer) bir gerçek ama efsane olmak başka bir şey, biliyorsunuz. Uzun uzun açıklamaya çalışmaya gerek olduğunu sanmıyorum şimdi. Tabii maddi açıdan böylesine riskli bir konser yapmak için elini taşın altına sokan arkadaşların da “daha fazla insanın dikkatini çekebilmek” adına afişe o ibareyi koymuş olabilecekleri fikrine de kızamıyorum. Konsere gelirsek… Bu tarz grupların da nihayet Türkiye’ye gelmesi sevindirici. O sebeple organizasyondaki arkadaşlara bir teşekkür… “Bu tarz”dan kastım, kıyıda köşede kalmış ama çok iyi müzik yapan gruplar. Kemancı bu haliyle daha önce bir Napalm Death cümbüşü atlatmıştı, şimdi de Artillery… Beklediğimden daha kalabalıktı ortam. Ve buram buram old-school havası solunuyordu. Yani bu konserin görüntülerini kaydeden birileri olsa ve bu konserden hiç haberi olmayan bir thrash metal dinleyicisine izletseniz o kayıtları, ortamı Bay Area’da bir bar, yılı da 1982 olarak tahmin ederdi. Ki o ortamların hastası olduğumuzu, Blue Jean’in Ağustos 2009 sayısında “Get Thrashed!” DVD’si vermemizden anlamış olmalısınız.
Sonuç itibariyle; biz bize, samimi, coşkulu ve temponun hiç düşmediği bir konser yaşadık. Artillery, hiçbir zaman sürekli dinlediğim gruplardan olmadı ama son albümleri bence yılın en iyi metal albümlerinden biri. Konserden çıkarken kafamda dönüp dolaşan fikir aşağı yukarı şu şekilde özetlenebilirdi; “thrash metal çok yaşa!”

23 Eylül 2009 Çarşamba

İNANÇ VE MÜZİK ÜZERİNE…

Bir şeye inanmanın teknik olarak açıklanabilmesi ya da inanç kavramının tam olarak ifade ettiği “içsel” durumun ifadeye dökülebilmesi çok zor. Yine de inanç kavramının, ağırlıklı olarak tanrı ve din ilişkisi üzerine kurulduğu ortada. İnsanoğlu nesillerdir, doğduğumuz andan öldüğümüz ana kadar olan sürecin “sebebini” bir şeylere bağlayabilmek ve varlığımıza bir “anlam” katabilmek için tanrı ve din kavramlarına sığınıyor.
Burada ele almamızın faydalı olacağı bir durum var; sanat ve din kavramının ortak noktaları... Her ikisi de, öncelikli olarak insanın ruhsal yapısıyla ilgili, her ikisinin de çıkış noktası maneviyat ve her ikisi de duygusal anlamda insanı kasıp kavuruyor. Yer yer olumlu, yer yer olumsuz anlamda… Fakat din kavramının; sanata bakış açısındaki kısıtlama ve hatta yasaklama, bir karmaşanın da başlamasına sebep oluyor.
Her şeyden önce tüm dinlerin, müziğe ve genel olarak eğlenmeye uzak durduğu bir gerçek. Aksini iddia eden? Mevzuyu “müzik günahtır, eğlence haramdır” boyutuna getirenler ve insanları bu şekilde örgütleyenler de yok değil. Her dinde… Dini inançların sömürülerek toplumların “uyutulduğu” ve sorgulayan insan modelinin istenmediği günümüzde, “sorgulayan, olumsuzluklara ve haksızlıklara baş kaldıran, derinlemesine bakış açısına sahip, güdülmeyi kabul etmeyen” bir birey sunan rock ve metal gibi müziklerin, bu konuda başrol oynaması tesadüf değil.
Tarih boyunca dinine tutkuyla bağlı müzisyenler olduğu gibi, din kavramına çok uzak ve hatta karşı olan müzisyenler de olmuştur. Dinin ne kadar iyi bir şey olduğunu şarkı sözlerinde anlatan sayısız müzisyen olduğu gibi, din karşıtı şarkı sözleri yazanlar da olmuştur. Bu iki yaklaşımı da gören insanın seçimi, kendi kültür ve mantık birikimine göre, “özgürce” olmalıdır. Zira önemli olan; düşünce ve inançları, “başkalarına zarar vermediği sürece” sonsuz özgür kılmak. Bu durumda; insanların içsel dünyasındaki arayışlarının özgürce yaşanması gerekir. Bu; dinle de olabilir, sanatla da, bilimle de… Aynı gezegeni paylaştığı diğer canlıların hayatlarına olumsuz etki yapmayacak bir inanışa sahip olan tek bir kişinin bile, inandığı şey için suçlanmaması gerekir.
Dinlerin -her ne kadar günümüzde aksiymiş gibi hareket ediliyorsa da- mantık çerçevesinde yaklaşıldığında “barışçıl” olduklarını düşünüyorum ve sanat da özünde “barışçıl ve daha iyi bir hayat özlemi taşıyan” bir kavram. Dolayısıyla ne din, ne de müzik kavramı, bu ikisini karşı karşıya getirmek için kullanılacak genellemelere girebilecek kadar yüzeysel değiller. Siz siz olun; barışçıl, özgür, adil ve “insanca yaşam”a önem veren kavramlara sarılın! Yalanlarla kafa yıkayanlara, köleleştirenlere, zorlayanlara, emredenlere, uyutanlara değil…


SERT MÜZİĞİN SATANİZMLE İLİŞKİSİ

Tanımsal olarak, şeytana inanma / tapınma anlamına gelen satanizm; Yahudi-Hıristiyan geleneğine karşı başlatılan bir reaksiyonun adı aslında. Şeytanı kutsal bir varlık olarak yücelten ve bazı kollarında ona tapmayı emreden bir öğreti. Özel olarak Hıristiyanlığa, genel olarak da bütün dinlere karşı alternatif bir inanç sistemi...
Evvela, tarihsel gelişiminden başlayacak olursak rock müziğin; işçi sınıfı tandanslı, dolayısıyla halktan yana, evrensel, barışçıl, insanî özelliklere sahip olduğunu ve daha iyi bir dünya özlemi ile baş kaldıran bir yapısı olduğunu görürüz. Yani “kötülük kavramı” ile eşit olan “şeytan” yer almıyor bu özde. Kısacası temelinde “kötücül” bir açılıma yer yok. Dolayısıyla rock müzikten türeyen daha sert içerikli müzikleri ele alırken, işin kökünün ne olduğunu belli edelim bir kere.
Led Zeppelin ve Black Sabbath gibi rock müziğin ilk sert gruplarından ikisinin (Ve hatta, toplumun yerleşik kurallarını hedef alan punk hareketini de dahil edebiliriz.) “mistik” temaları işlemesi ve yer yer Hıristiyanlığı eleştiren simgelerle müzik yapması ise, insanların özgürlüğünün kısıtlanmasına karşı geliştirilen sanatsal bir ifade aslında. Köleleştirilmeye, gözleri kapatılmaya, uyutulmaya ve koyun misali güdülmeye çalışılan toplumları kendine getirme amacıyla oluşturulmuş, sanatsal bir “şok” operasyonu... Bir emir, bir zorlama, bir itaat çağrışımı ya da empoze zihniyeti barındırmadan…
Metal müzikte karanlık kavramları (Toplum tarafından genel kabul görmüş ahlak ve din gibi tabuları sorgulayarak...) müziğiyle iç içe geçiren sayısız topluluk var. Bunu kabul etmemek, gerçeği inkar etmek olur. Bir kere her şeyden önce, black metal adı altında bir müzikal tür var. Satanizm de ağırlıklı olarak, black metal ile ilişkilenen bir şey, içeriği gereği. Fakat bu türe dahil müzisyenler aslında sadece; Nietzche’nin ve diğer nihilist filozofların tavrının daha karanlık tarafını, Marquis De Sade sapıklığında, “Cannibal Holocaust” iğrençliğinde bir dünya kurgulayarak temsil ediyorlar, hepsi bu. Fikirsel olarak uç simgeleri kullanıyorlar, farklı olabilmek için. Şeytana inandığını söyleyen, insan ırkına karşı yok oluşu ve hiçliği savunan şarkı sözlerine sahip grupların hemen hepsi simgesel ve alegorik bir anlatım güderek, işi aslında bir korku filmi gerçekçiliğinde ele alıyor. Eğer gerçekten kötülük peşinde olsalardı, müzisyen yerine cani ya da terörist olmaları gerekmez miydi?
İşte bu yüzden; metal müziğin genel anlamda “kötücül bir kavram” olarak algılanmasına imkan yok! Neden? Çünkü karanlık içeriğe sahip gruplar, onlarca alt kolu bulunan ve milyonlarca insan tarafından takip edilen metal müziğin içinde çok ufak bir kitleye seslenebiliyorlar. Ve seslenebildikleri o ufak kitlenin bile çoğunluğu, işin sadece müzikal boyutuyla ilgili. Yani herhangi bir şey için güdülenen, organize edilen bir kitle yok ortada, hiçbir zaman da olmadı. Bugün metal müzik denince akla ilk gelen, milyonlarca albüm satan, gittiği her şehirde binlerce insana konser veren, kitlelere sanat ve müzik aşkı aşılayan, toplumsal etkileyicilik konusunda bir siyasi lider kadar etkili olan grupların / sanatçıların arasında satanizmle ilişkilendirilebilecek hiçbir grup / sanatçı yok, tarih boyunca da olmadı. Black metalin de müzikal anlamda sevdiğimiz grupları var ama içerik olarak (şarkı özleri açısından), hayat felsefemize uymayanlarıyla işimiz yok. Neden olsun ki?
Sonuç itibariyle “metal müzik = satanizm” ikilemi; genel olarak bu müziği -insanların dini inançlarını da sömürerek- kabul etmek istemeyenlerin bir uydurmasından başka bir şey değil! Neden kabul etmek istemiyorlar? Çünkü genel anlamda metal müziğin karşı olduğu şeyler; dünyayı yönetenlerin, neden bu gezegeni her geçen gün daha yaşanmaz hale getirdikleriyle ilgili. Çünkü metal müzik; sorgulayan, derinlemesine bakış açısına sahip, üretimsiz tüketim zihniyetine teslim olmayan bireyler yaratabiliyor. Çünkü metal müzik; toplumların uyutulmasına, köleleştirilmesine, körleştirilmesine, kandırılmasına karşı olan bireyler yaratabiliyor. Çünkü bu müzik, insanları “düşünmeye” sevk ediyor. Korkmakta haklılar.

22 Eylül 2009 Salı

NİHAYET MEGADETH!

MEGADETH
ENDGAME
Roadrunner Records / EMI Türkiye

Artık Megadeth gibi gruplardan, onları efsane statüsüne taşımış albümler seviyesinde bir şeyler beklenmediğini varsayarak başlıyorum. Metal dünyasının en yetenekli prodüktörlerinden Andy Sneap, yine döktürmüş. Sound, bir thrash metal albümü için yıkıcı bir güçte. Gelelim bestelere… Mustaine, bana kalırsa hala '80'lerdeki ya da '90'lardaki vuruculuğunu yakalayabilmiş değil. Ve çareyi de fazlaca rif savurmakta, fazlaca solo atmakta arıyor gibi ama yine de neredeyse her şarkıda yüzümüzü güldüren şovlar yapmış. Yeni gitarist Chris Broderick’in de Megadeth’e yaradığı apaçık ortada. Sözler açısından; Mustaine gibi birinin hiçbir zaman sıkıntı çekmeden, etkileyiciliğini koruyabileceğinin bir başka kanıtı “Endgame”. Albümün müzikal ve liriksel temalarını birleştirdiğimde; karşıma çıkan kavramlar enerjiklik, saldırganlık ve meydan okuma oluyor. ‘1,320’ ve ‘Head Crusher’ adlı şarkılar favorilerim. Albümün girizgahı ‘Dialectic Chaos’, ardından hız kesmeyen ‘This Day We Fight!’ ve ‘The Hardest Part of Letting Go...’ da çok iyi. Megadeth’in “Cryptic Writings”ten beri en iyi albümü. Keyfini çıkarın…

13 Ağustos 2009 Perşembe

TÜM BUNLAR OLDU MU?

Nasıl yani?

Tüm zamanların en devrimci gruplarından Faith No More; Jim Martin'siz de olsa tekrar bir araya geldi, yeniden turneye çıkmaya karar verdi ve tüm bunlar yetmiyormuş gibi de İstanbul’da konser mi verdi şimdi? Hayatımızın vokalistlerinden, efsanevi sahne adamı Mike Patton’ı canlı canlı karşımızda mı gördük? Ve hatta sahnede, üzerine geçirdiği Türkiye bayraklı tişörtle şarkı söylerken de mi gördük yani? Hayatımda izlediğim en iyi konserlerden birine mi şahit oldum şimdi ben?
Hadi canım sizde…

8 Ağustos 2009 Cumartesi

GÖZLERİNİN İÇİNDEN...

...CENNET ELVEDA

Son zamanlarda dinlediğim en iyi Türkçe rock şarkılarından biri...

http://www.myspace.com/elaband

30 Temmuz 2009 Perşembe

ÜÇ OLDU GÜÇ OLMADI

Başlık, Blue Jean’in '90'lar ekolüne gönderme... Hayatımızı değiştiren thrash metal'in en büyük gruplarından Testament’i üçüncü kez ağırladık. Babalarla üçüncü kez çalışmış, takılmış oldum. Bu, onları toplamda dördüncü kez izleyişim oldu. 2008 Graspop ve 2008 Uni-Rock performansları bence en iyileri ama 14 Mart 2006'daki ilk İstanbul konserleri de muhteşemdi, düşününce…

2006’daki ilk, 2008’deki ikinci İstanbul konserlerinde olduğu gibi, grubun üçüncü İstanbul seferinde de rehberleri olarak Erdem (Tatar) ve ben sürekli yanlarındaydık. İşte notlar…

• Grup, “Summer Vacation 2009” adını verdiği turnenin sondan beşinci konseri için İstanbul’daydı.
• Havaalanında karşılar karşılamaz bizleri tanıdılar. Hatta Eric, Erdem’e direkt “Vaay saçları n’aptın ya?” diye sordu. (Erdem askerlik sebebiyle kısa saç tribine daha o günlerden girmişti.)
• Geçtiğimiz yıl sahne aldıkları Uni-Rock Festivali’nin ikincisi bu yaz nasıl geçti diye sordular, uzun uzun anlattık.
• Tıpkı geçen sene çaldıkları Parkorman gibi, bu sene de Maçka Küçükçiftlik Park’ı çok beğendiler.
• Sahnedeki teknik ekipman dışında organizasyonun işleyişinden aşırı memnun kaldılar. Grubun menajeri Mark, bana ve dergimizin şu an askerde olan diğer yazarı Erdem’e “Her seferinde süper iş çıkarıyorsunuz çocuklar.” diyerek tekrar tekrar teşekkür etti, gururlandık.
• İstanbul; konser vermekten en çok zevk aldıkları şehirlerden biri arasında artık. Bunu, bizzat kendileri söylediler.
• Eric’in derdi başkaydı. İstanbul’u çok sevdiğini fakat 3 İstanbul konserinde de gitarının sesinden memnun kalmadığını söyledi. Bir daha kendi amfisini getireceğini de…
• Playlist'i birkaç şarkı kısa tutmalarının sebebi, sesten pek memnun olmamaları ve ışık sistemini yetersiz bulmalarıydı.
• Hala 14 Mart 2006’da Beyoğlu Yeni Melek Gösteri Merkezi’ndeki ilk Türkiye konserlerini unutabilmiş değiller. Eric “O seyirciyi unutmak mümkün değil, sanki The Beatles gibiydik” dedi.
• Yine Eric; bu sefer ilk iki konserden daha az kişi olmasını ise normal karşılayarak, tüylerimizi diken diken eden şu benzetmeyi yaptı: “Biz Iron Maiden değil, Sex Pistols’ız!”
• Bir dönem Slayer’da çalmış olan davulcu Paul Bostaph’a, Slayer’ın geçen ay yayınladığı yeni şarkısı ‘Hate Worldwide’ı dinlettim. 10 üzerinden 7 verdi. Chuck baba hemen “Bana da dinlet.” dedi, o ise şarkının prodüksiyonunun berbat olduğunu düşündü. Eric, şarkıyı çok beğendi ve sözlere hasta oldu. Greg ise kısaca “Slayer gibi tınlıyor.” diyerek noktayı koydu; “Slayer Slayer’dır.” (Hepsinin Slayer elemanları ile kanka olduğunu da vurgulayalım.)
• Konser gecesi baktım Alex Skolnick Facebook’ta takılıyor, hemen kendimi eklettim arkadaş listesine.

21 Temmuz 2009 Salı

ZAMANSIZ MÜZİĞİN FARKI…

Dünyanın en büyük gruplarından birini izlemek için Kuruçeşme Arena’daydım. 23 Temmuz 2005’ten sonra, bu onları ikinci kez izleyişim oldu. Sadece rock tarihine değil, müzik tarihine damga vurmuş efsanevi bir grup (tan geriye kalanlar) ve dünyanın en güzel konser mekanlarından biri… Bu ikisi birleşirse ortaya çıkan şeyin kötü olma olasılığı var mı sizce? Üstelik bir de, zamansız şarkılar çalınırken… Eskimeyen, etkisini her daim koruyabilen… Sahnedeki grup, her ne kadar o eski görkemli günlerini aratıyor olsa da (performans olarak), bu çok doğal zira yaşları artık önlerinde büyük bir engel. Ama ne önemi var ki zamansız ve kaliteli müziğin icra edilişi sırasında?
Grubun Türkiye’de verdiği en kalabalık konser olabilir bu. Hele hele ön tarafların görüntüsü, sanki '90'lı yılların başında, İngiltere’nin Donnington ya da Knebworth’u atmosferini hissettirdi bana.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

BİR RÜYA DAHA...

Linkin Park için oradaydım. Bilenler bilir, hayatımın gruplarındandır kendileri… Mekan, sahneler, organizasyon, alanda oluşturulan görkem muazzam. Ama Linkin Park’ın ‘With You’ çalmaması? Onun dışında gitarist Brad Delson’ın tutuk ve şaşkın performansı dikkatimi çekti. Tabii bir de Mösyö Hahn’ın Metallica ‘Damage Inc.’ tişörtü. Türkiye bayrağına karşı bu sempati de nereden geliyor bilmiyorum. Grubu, kariyerinin zirvesinde gördük. Ama performansları zirvede değildi. Hani 10 üzerinden 7 veririm, notlama yapacak olsaydım.

BU İŞİ SEVİYORUZ

Güzel oldu. İlki kadar olmasa da… Maçka Küçükçiftlik Park’ı seviyorum. Bence çok güzel bir konser alanı. Ayrıntıları Headbang’de anlattık uzun uzun. Paradise Lost’un konserinin olduğu bir festival hakkında ne desem yeteriz kalacak aslında… Üzgünüm…

14 Temmuz 2009 Salı

BOĞAZA NAZIR, HAVADA SALLANAN ELLER...

Rap, hiphop müzikle ilişkimin gün geçtikte kuvvetleniyor olmasına paralel olarak gelişen bir durumdu. Eğlendim sayılır. Ramiz keşke ön grup misali çıksaydı 50 Cent ve ekibinden önce. Kuruçeşme Arena’da yaklaşık 4-5 bin kişilik bir kitle vardı. Bu kadar güzel kızların bir gün rock & metal konserlerinde de olmasını ümit ediyoruz. 50 Cent’in performansı fena değildi, zaman zaman tempoyu, insanların yerinde durmasını zorlaştıracak şekilde yükseltti. Seyirci ile iletişimi daha kuvvetli olsa, bu adam dünya çapında daha büyük bir şovmen olur diye düşünüyorum. Tabii hala, oturup da albümlerini dinleyeceğim kadar bir hayranlık falan beslemiyorum kendisine. Müzik kariyerinden önce bir de uyuşturucu satışı kariyeri olduğunu duydum, eğer doğruysa da asla “hayranı” olmam.

10 Temmuz 2009 Cuma

BUNU SAYMAYIZ...

‘I Kissed a Girl’ ile patlayan ama hünerlerinin sadece tek bir hitte toplanmadığını gösteren -ki ‘Hot N Cold’ bugüne dek dinlediğim en iyi pop şarkılarından biri neredeyse- Myspace yıldızlarından Katy Perry, dünya çapında isim yaptıktan en kısa süre sonra Türkiye’de konser veren kişi sanırım. True Blue normalde şahane bir tesis, ama dün anlaşıldı ki bu tarz konserler için pek de uygun bir yapısı yok. Kapladığı alan sebebiyle en fazla bin kişilik bir konser organizasyonu düzenleyebilirsiniz orada. Oturmalı düzende, bunun yarısını düşünün…
Sahneye çıkan ilk isim Bedük’ü sanırım ilk defa bir konserde izledim ve zaten kliplerinden ötürü beslediğim sempatim, sahne performansı sebebiyle arttı.
Katy’e gelirsek… Yaş ortalamasının 13-14 olduğu yaklaşık 600 kişilik bir kalabalık önünde, normal konser prodüksiyonundan çok çok düşük bir seviyede, ilk defa gittiği bir ülkede, fena sayılmayacak bir sunuma imza attı. Biz kıyafetini beğenmedik, başkası sahne duruşunu… Yine de Youtube’dan falan tam prodüksiyon sahne aldığı, özellikle ABD’deki arena konserlerini izlemeden karar vermeyin. Ha gerçi çıplak sesini duyduğumuzda, “Roxy ya da Kasdav yarışmaları klasik lise son kız öğrenci sesi” benzetmelerinden kurtulması imkansızdı ama biz onu popun içine o “rock’n’roll” kafasını kattığı için de seviyoruz biraz zaten.

9 Temmuz 2009 Perşembe

ÖZGÜRLÜĞÜNE DÜŞKÜN KADININ SESİ...

AYLİN ASLIM
CANINI SEVEN KAÇSIN
Sony Müzik Türkiye

Hiçbir zaman bir Şebnem Ferah istikrarına ya da Özlem Tekin çarpıcılığına erişemese de, Türkiye’nin en “güzel” sanatçılarından biri o. Hiçbir şey yapmasa da hayran olunacak cinsten… Yeni albümü; ismi ile dikkat çekiyor her şeyden önce. Nereye kaçıyoruz o belli değil ama. Aylin Aslım, Türkiye’deki kadın müzisyenlerin büyük bir problemi olarak gördüğüm “sadece kadınlara yönelik şarkı sözü yazma” üslubuyla oluşturduğu yeni albümünde yine şarkı sözleriyle ön plana çıkıyor. Aylin Aslım denince kafamda oluşan figür; “kadınların toplumdaki durumundan rahatsız, açık fikirli, özgürlüğüne aşırı derecede düşkün, erkekler konusunda cömert, şehirli kadın” oluyor. Bu albümde de aynı profili çizmeye devam ediyor Aylin. Albümdeki favorim ‘Kızlar Anlar’da bir Duman havası kokladım. En vurucu sözler ise ‘Aşk Geri Gelir’e ait. Zaten “Ölümden sonra hayat var, gördüm. Kaç kere öldüm…” sözleriyle başlıyorsa bir şarkı, korkmalısınız. Fakat aslında; Türkiye’nin bence en büyük müzik grubu MFÖ’nün muhteşem eseri ‘Gözyaşlarımızı Bitti mi Sandın?’ı birkaç yıl önce yorumlama cesareti göstermiş olan Aylin Aslım artık ne yapsa, gözümde değerini yitiremez gibi geliyor bana. Sizi bilemem…

7 Temmuz 2009 Salı

BÜYÜK ADAM...

Bugüne kadar etkilediği ve müziğe başlamasındaki ana ilham kaynağı olduğu isimleri sayarsak, dünya tarihindeki en büyük sanatçılardan biri olduğu gerçeğine ulaşmamız uzun sürmez. Dün gece, dünyanın en güzel konser mekanlarından biri olduğuna inandığım Kuruçeşme Arena’daki kalabalığın kaçta kaçı bunun farkındaydı, kaçta kaçı “ortama” gelmişti ilgilenmiyorum. Beni asıl ilgilendiren Carlos Santana’nın halet-i ruhiyesi. O da konser sabahı karşısına geçen basın mensuplarına sarf ettiği cümlelerde saklı…
“San Francisco bilinç devriminin beşiğiydi. Bob Marley’in “One Love”ı, Marvin Gaye’in “What’s Going On”u, John Lennon’ın “Imagine”ı bu devrimin bayraklarıdır. Hippi denen insan; uzun saçlı, yıkanmayan, sevişmekten ve esrar içmekten başka bir şey düşünmeyen bir insan değildir. Berlin duvarı yıkıldığında, Nelson Mandela özgürlüğüne kavuştuğunda, 2000 yılını gezegenin dört bir yanında tek bir aile gibi kutladığımızda kendimizi ne kadar iyi hissettik değil mi? Hippiliğin özü budur. Benim gözümde hippi; Bob Dylan’dır, Jimi Hendrix’tir, Tinanmen meydanında tek başına tanklara karşı duran insandır. Otoriteyi, dini veya siyaseti sorgulayan herkes hippidir. Din ve siyaset her sorunun cevabı değildir. Çoğu zaman sorunun ta kendisidir!”

“Bir hippi; gökkuşağının bütün renklerinin tamamlayıcısı, bütünleyicisidir.”
“Bu gezegende iki tür enerji var: Sevgi ve korku.”

“Bu dünyaya masum geliyoruz, büyüdükçe bu masumiyetimiz kaybolmuyor, yer değiştiriyor, gölgede kalıyor.”

“Gözlerinizi kapayıp bir notaya bastığınızda; ebediyet yaklaşır, zaman kaybolur.”

“Bir müzisyen için geçmişin acılarının ve geleceğin korkularının olmadığı bir yere gitmek önemlidir. Bir vorteks yaratmak, insanların kendi ışıklarını hissetmeleri… Müziğin ve müzisyenin var oluş sebebi budur.”

“Müzik, insan denen varlığın kutsal olduğunu ve mucizeler yaratabileceğini hissettirir bize.”
“Michael Jackson’ın ölüm haberini duyduğum andan itibaren üç-dört saat kesintisiz onun şarkılarını dinledim. O arada kapım çalındı, açtım baktım iki velet. İkisinin de gözleri yaşlı. ‘Mr. Santana, Michael Jackson çaldığınız için teşekkür ederiz.’ Şaştım kaldım. ‘Bu küçücük çocuklar, Michael Jackson’ı nereden biliyorlar?’ dedim, kendi kendime. Medya, insanların hep karanlık taraflarına odaklanıyor. Ama çocuklar Michael Jackson’a güveniyordu. Çocukların güvenini kazanan bir niteliğe sahipti. Güven duymak, aşkın en yüksek biçimidir. Birisine güvenmiyorsanız, onu sevmiyorsunuz demektir. Michael Jackson sadece mükemmel bir dansçı ve şarkı yazarı değildi. Dünyayı sağaltmak istiyordu. Hepimiz dünyayı sağaltmak istiyoruz. Çok hastalıklı bir dünya bu, içinde çok fazla korku var.”

“ABD’de en az para eğitime harcanıyor. Her şeye çok para harcanıyor; silaha, savaşa… Eğitimde ise dünyada son sıralardayız.”
“İstanbul, tarihin en büyük şehirlerinden biri. Müslümanların, Hıristiyanların ideallerinin kristalize olduğu yer. İstanbul’un San Francisco’nun muadili olduğunu düşünüyorum. San Francisco, ABD değildir. ABD de San Francisco’yu sevmez. Çünkü biz San Franciscolular başımıza buyruğuzdur. Kendi kafamıza göre takılırız. Koyun değiliz. Körü körüne kimsenin peşinden gitmeyiz, her şeyi sorgularız. ‘Niye Vietnam’dayız? Kitle imha silahları nerede?...’ ABD’de San Franciscoluların çılgın olduğunu düşünürler, çünkü biz sürünün peşine takılmıyoruz. Aşkın gücüne inanırız, gücün aşkına değil. İstanbul’da da San Francisco’daki enerjiyi hissediyorum. Bu şehirde birçok ruhun kolektif bir arzusu var, bu gezegende bir değişim yaratmanın arzusu.”

(NOT: Konser fotoğrafları bana aittir.)

5 Temmuz 2009 Pazar

KARMAŞIK GÖRKEM

Dünyanın en büyük gruplarından biri olabilecekken, vokalistleri Labrie yüzünden bu fırsatı kaçırıyor olduklarını düşünürüm. Dün gece bu fikrimin sağlaması karşımdaydı. Yine de melodinin bu kadar sevilmesi mutlu etmiyor değil. Bir de halk arasında “enstrümantal mastürbasyon” şeklinde anılan partisyonları daha akıcı bir düzene çekebilseler de bu karmaşık görkem yerini, daha güçlü bir etkiye bıraksa…
Bu arada Cynic sadece albümleriyle muhteşem. Konser vermeseler daha iyi sanki… Ama tabii geçim dünyası…

1 Temmuz 2009 Çarşamba

CENNETE GİTMEK İÇİN ÖLMEYE GEREK YOK

Dünyanın en iyi müzik festivallerinden Graspop Metal Meeting 2009 hakkında yazdığım yazıyı Headbang'in Ağustos 2009 sayısında bulabilirsiniz. Tanıştığım, ayak üstü sohbet ettiğim grup elemanları ile çektirdiğim fotoğraflara şuradan ulaşabilirsiniz. Burada sadece, dergiye giremeyen görsellerden bir demet...


Afişle bitirelim...