İlk Woodstock Festivali’nin, müzik ve aslında tüm insanlık tarihinin en önemli ve en “anlatılmaz yaşanır” olaylarından biri olduğu konusunda kimsenin şüphesi olan yoktur sanırım. 15-16-17 ve 18 Ağustos 1969’da, White Lake’te (New York), Max Yasgur adlı çiftçinin sahibi olduğu alanda “Barış ve Müziğin 3 Günü” sloganıyla gerçekleşen ve 500 bin civarındaki katılımcısıyla tarihe geçen o efsanevi organizasyon hakkında bugüne kadar çok şey yazıldı, çizildi, anlatıldı, söylendi. Ama sanırım hiçbiri Elliot Tiber ve Tom Monte tarafından yazılmış olan kitaptan beyaz perdeye uyarlanan “Taking Woodstock” kadar etkileyici olmamıştır.İçinde bulunduğumuz yılın; ilk Woodstock’ın 40’ıncı yılı olması sebebiyle, sene başında birçok dedikodu yapıldı. 40’ıncı yıl anısına, uluslararası çapta büyük organizasyonların düzenleneceği yazıldı, söylendi. Pek ses getirmeyen birkaç etkinliğin dışında bu söylentilerin hiçbiri gerçekleşmedi. Festivalin yaratıcılarından Michael Lang’in yazdığı “The Road to Woodstock” kitabı müthiş bir haberdi ama asıl bomba yılın son çeyreğinde patladı! “Taking Woodstock”; içeriği, üslubu ve Woodstock ruhunu sinemaya kusursuz bir şekilde aktarabilmesi ile tüm potansiyel anma etkinliklerinden daha farklı ve özel bir etkileyiciliğe sahip oldu.
Her şeyden önce film, o ilk Woodstock’ın tüm gizemini gözler önüne seriyor. Michael Lang, John Roberts, Joel Rosenman ve Artie Kornfeld dörtlüsü bu işe nasıl kalkışıyorlar, festivale az bir süre kala mekanı neden ve nasıl değiştiriyorlar, festivalin gerçekleştiği bölgedeki yerel halkın olaya bakış açısı ne, yeni mekanda tüm o organizasyon nasıl sağlanıyor? Kısacası “Woodstock’ın perde arkası” bu filmde; o zamanın, o günlerin ve o dönemki kültürel atmosferin ruhuna son derece sadık bir şekilde işlenmiş durumda.3 + 1 gün boyunca (3’üncü günün ortasında başlayan yağmur nedeniyle Hendrix, pazartesi sabahı sahne alıyor ve etkinlik 4 güne uzamış oluyor). festivalin sahnesine odaklanan ve “Woodstock” adını taşıyan bir film / belgesel olduğu için ve kitaba sadık kalabilme kaygısı sebebiyle yönetmen Ang Lee, olayın sahne dışında yaşanan ayrıntıları üzerinde durmayı tercih ediyor. Ki bu da filmi belgesel kalıbından uzaklaştırıyor. İyi de oluyor zira Woodstock bugüne kadar hiçbir zaman; bu filmde yer verilen şekliyle, bu kadar ayrıntılı ve geniş kapsamlı şekilde ele alınmamıştı. Filmde hem festival ile ilgili hem '60'lı yılların Amerika’sıyla ilgili ve ayrıca o dönemki aile, toplum, devlet yapıları ile ilgili birçok çıkarım yapabileceğiniz sahneler mevcut. Bu da yönetmenin geniş açılı üslubundan kaynaklanıyor.
Başroldeki isim, aynı zamanda kitabın yazarını oynayan Demetri Martin (Elliot Tiber) Amerikalı bir komedyen aslında. Ama filmde Ang Lee, onu bir komedyen olarak kullanmıyor. Martin; gençliğinin baharındaki bir karakter kodlaması ile ailesine hem bağlı hem de özgürlüğünün peşine düşmek isteyen, biraz içe kapanık ama onu tanıyanlar tarafından sevilen birini canlandırıyor.Filmle ilgili en vurucu özelliklerden bazıları ise şunlar: İnanılmaz sayıdaki figüran kullanımı, sahnenin resmen aynısının kurulmuş olması, Eugene Levy’nin canlandırdığı karakter Max Yasgur’a olan şaşırtıcı benzerliği ve tabii ki Demetri Martin’in asit tribi sahnesindeki gerçeküstü üslubun başarısı.
Orijinal afişin Türkçesinde yazdığı gibi “çılgın bir komedi” falan değil bu film. Komik sahneler mevcut ama o sahneler filmi komedi boyutuna taşımaya yeterli değil. Zira Woodstock’a ışık tutan bir yapımın “çılgın bir komedi” olmasına da gerek yok.
Sonuç itibariyle… Müziğe ve onun dokunduğu her kavrama tutkuyla bağlıysanız, “Taking Woodstock”ı ölmeden önce izlemeniz gereken filmler listenize rahatlıkla ekleyebilirsiniz.